Güçlerin Savaşı

Para kapitalistlerinden daha kötü bir şey varsa o da kesin güç kapitalistleridir. Şimdi kendi uydurduğum bu tamlamalara açıklık getireyim biraz. Para kapitalisti dediğim grup, para kazanmayı en iyi şeyleri yemek, içmek, en güzel yerlerde gezip tozmak gibi hayatını daha iyi şartlarda sürdürmek adına önemseyen grup. Bunlar paraya bağımlı, para için yaşayan daha az tehlikeli tipler diyelim. İkinci grup yani güç kapitalistleri ise gerçekten tehlikeli tipler. Bunlar için para amaç değil,  güç elde etmek yolunda çok önemli bir araç. Güce asla doymazlar ve hep daha fazlasını isterler. Bu uğurda da gerekli olan her şeyi yaparlar.

Ülkemizde her iki tipten de bolca bulunmaktadır. Hatta diyebilirim ki büyük çoğunluğumuz karşı olduğunu bile söylese çoğu zaman birinci gruba dahil olarak yaşamakta, bu uğurda da hayatının büyük bölümünü boşa harcamakta.

Gelelim güç kapitalistlerine. Onlar kilit noktaları tutma savaşındalar ve bazıları bunu başarmış durumda. Ülkenin tüm üst yönetim kademelerini tutmuşlar. Ülkeyi yönetiyorlar, parayı yönetiyorlar, kulüpleri yönetiyorlar.

Tehlikeli dedim ya işte bu adamlara hiç güvenmeme, dolayısı ile de ülkenin hiçbir kurumuna güvenmeme sebebim bunlar. Güç için her şeyi yapabilecek bu insanlara güvenemezsiniz.

Uzun giriş bölümünden sonra gelelim malum konuya. Gündemimiz yaklaşık 2,5 haftadır şike konusu ile meşgul. İlk iki gün ben de bir taraftar olarak üzüntü, sinir ve şaşkınlıkla karışık tepkiler verdim ama sonra kendimi geri çekip uzaktan takibe başladım. Bu arada da düşündüm tabii.

Fenerbahçeli taraftarların büyük bölümü bunun bir komplo olduğuna inanıyor ve tepkilerini de bu inanış üzerinden veriyor. Başkanlarını delicesine savunuyor, onun verdiği söylenen “bu operasyon siyasi” mesajını izliyor. Karşı tarafta ise ülkede tüm yanlışların üzerine büyük bir kararlılıkla gittiğini, ülkeyi temizleyeceğini ifade ve iddia eden, bu uğurda kendini tüm güçleri karşısına almayı bile göze almış gösteren ve ülkenin yarısının desteğini almış bir hükümet duruyor.

Güç, güce karşı!

Arkada bir takım olaylar oluyor. Birileri birileri ile görüşüyor. Demeçler, açıklamalar birbiri ardına geliyor. Tehditler, suçlamalar, destekler, ziyaretler… Ne olduğunu aslında hiçbirimiz bilmiyoruz ama taraf olmanın verdiği duygularla saf tutuyor, buna göre hareket ediyoruz.

Dedik ya aslında bu bir güç savaşı. İki olasılık var ortada;

1. Şike var ve yapanlar bunu kendilerinde hak olarak görüyor. Çünkü onlara göre koltuk tehlikede ve bir şekilde bu gücü kaybetmemeleri gerekiyor. Zaten bu kadar büyük kulüpler de ceza alamaz, almamalı. Aksi taktirde Türk futbolu biter, marka değeri bik bik filan. Bir nevi arkalarında onları destekleyen milyonlarca insana güvenerek her şeyi kendinde hak görme durumu.

2. Şike yok ve bu kişilere yönelik siyasi bir operasyon. Burada da 2 teori var ortada gördüğüm kadarı ile. Birisi cemaatin kulüpleri ele geçirme çabası, diğeri ise tamamen iş dünyasındaki bazı dengeleri lehine çevirmek için bir iki kişiyi bitirme durumu. Yani 2 kişi hedef, diğerleri de operasyonun inandırıcı olması ve yolunda gitmesi için seçilmiş figüranlar.

Şimdi her iki durumun da mevcut ülke koşullarında olası olmadığını söylemeye imkan yok. Hatta her 2 durumun da birlikte olmuş olma ihtimali yüksek. Sonuçta bir taraf kazanan, diğer taraf ise kaybeden olacak. Birileri gücüne güç katmaya devam edecek.

Aslında burada en önemli soru şu : Peki bize ne olacak?

Biz, sevdalandığımız renkler uğruna oradan buradan kısıp maçlara giden, takımımıza küçük de olsa bir desteğimiz olsun diye kulüp store’larını dolduran, boğazımız patlayana kadar tezahurat eden, takımı için bağıran, gerektiğinde kavgaya gözü kapalı giren taraftarlar. Biz her durumda olduğu gibi bu durumda da bir piyonuz. Rakiplerin önceki ve düşünülen sonraki hamlelerini zerre bilmeyen ama şu andaki durumda onların en işine gelen şekilde hareket ettirilmek üzere hazır piyonlar.

Çoğu taraftar (her renkten) piyonluğu çoktan kabul edip, verilen hamleleri yerine getirmeye başladı ve devam ediyor. Çok az sayıda da olsak piyon olmayı kabul etmeyenlerimiz de mevcut. Çünkü biz hani denir ya sevinmek için sevmedik, bunu gerçekten yürekten söyleyebilen insanlarız. Biz gerçekte futbolu çok sevdiğimiz için takımımızı da bu kadar çok seviyoruz. Biliyoruz ki futbol olmasa bizim sevdamız da olmazdı. O yüzden bizim için önce futbol sonra takımımız geliyor. Biz güçlerin savaşını, yazılmış senaryoları izlemek istemiyoruz. Bunu istesek alırız biletimizi, sinemaya tiyatroya gideriz zaten. Biz gerçek emeği, alın terini, doğrusu yanlışı iyisi kötüsüyle takımımızın mücadelesini izlemek istiyoruz. Son maçta şampiyonluğu kaybetmenin hasta eden siniri, üzüntüsü, gözyaşı bizim için şaibeli başarının vereceği sevinçten, hazdan daha güzel, daha özel. Bize lig fark etmez, futbolun temiz ve emek verilerek oynandığı her lig güzel, her lig özel, her lig süper.

Futbol dilencilerine selam ederek “şaibeli mutluluklar sizin, şaibesiz gözyaşları bizim” diyor, siz 10 TL’lik Aziz Yıldırım t-shirtlerinizle takımınızı desteklemeye giderken ben de 35 TL’lik 5′i 1 yerde t-shirtümle tozları almaya gidiyorum.

Değişim

Uzun zamandır aklımda ara ara başka konularda da yazmak vardı. Ancak görebileceğiniz üzere tembel bir blog yazarı olduğumdan, bırakın diğer konuları, spor hakkında bile nadiren yazıyordum.

Son yaşanan gelişmelerden de etkilenerek bundan sonra bir spor blogu olarak değil, genel olarak aklıma gelenleri yazacağım bir blog şeklinde devam etmeye karar verdim. Umarım bu şekilde daha çok yazı yazmaya da teşvik etmiş olurum kendimi.

Kadınlar Dünya Kupası Başladı

Almanya’da düzenlenen Kadınlar Dünya Kupası’nın resmi açılış maçında ev sahibi Almanya, Kanada ile karşılaştı.  Yaklaşık 75000 kişinin izlediği maçı Almanya 2-1 kazanarak kupaya galibiyetle başladı.

Dün oynanan Almanya-Kanada ve bu maç öncesinde oynanan ve Fransa’nın 1-0 kazandığı Fransa-Nijerya maçlarının gollerini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Kaynak: Eurosport.com Türkiye – http://tr.eurosport.com

Sonunda Saraçoğlu!

Bu sezon Olimpiyat stadındaki maçımız sonrası Fenerbahçe’m ile 2. buluşmam da bir İBB maçına denk geldi ve sonunda Saraçoğlu havasını solumak nasip oldu bana da.

Kadıköy, stat, atmosfer, taraftarlar, goller, kupa geçidimiz, her şey ama her şey muhteşemdi. Maç öncesi stat çevresi ve caddedeki atmosfer, maçın başlamasına 2 saat olmasına rağmen tribünlerin bir bölümünde çoktan başlamış olan coşku, yine maçın başlamasına 1 saat kala Guiza’ya yapılan tezahuratlar ve Guiza’nın soyunma odasından çıkıp gelmesi ve tarafların yanına gitmesi, maç başlamadan önce bu sezon şampiyon olduğumuz alanlardaki sporcularımızın kupaları ile taraftarları selamlamaları, maç başlamadan hemen önce telekom tribünündeki koreografi…Daha maç başlamadan ortama aşık olmuştum bile.

Maç boyunca coşkumuz eksik olmadı. Erken gelen golle çıldırdık. İlk yarının sonlarına doğru gelen baskı ve stres dakikaları sonrası süper kaptanımızın süper kafa golü sonrası yine çıldırmak…

Tam bir anlatılmaz yaşanır durumu idi benim için. İnşallah bundan sonra daha çok maça gitmek, daha çok başarıyı görebilmek nasip olur (bu kocaya bir mesajdır!).

Okumaya devam edin

Uzatmada Gelen Galibiyet

Bugün saat 13:00′da Beşiktaş CT ile oynanacak kadın basketbol maçımız için geçtim FB TV’nin karşısına ama baktım maçı vermiyor. Oysa gazetelerde haftasonu maç yayınlarında öyle yazıyordu. Maçı izleyemeyeceğim diye üzülürken kanalları gezmeye başladım ve bir baktım BJK TV veriyor maçı. Rakip TV’den maç izlemek… Daha önce hiç izlemedim ama bazen ulusal kanallarda bile rakip TV’den maç izliyormuş gibi olduğumuzdan sorun olmazdı zaten.

Maça kötü başladık. Özellikle Angel’ın da çok kötü başlaması bizim için ayrıca bir dezavantaj oluşturdu. Bu sebeple Angel 3. periyotta hiç süre almadı hatta. Maçın ilk 3 periyodunu geride kapattık hep. İlk periyot sonunda 2 sayı olan fark, 2. ve 3. periyotların sonunda 7 olarak devam etti.

Tabii BJK TV olunca izlenen kanal, spiker ve yorumcu da Beşiktaş tarafından anlatıyordu maçı doğal olarak. Geride olmak ve onların coşkusunu dinlemek iki kat eziyet demekti. Sinirlerim iyice gerildi. Yorumcu maçın farka gideceğinden bahsetmeye 2. çeyrekte başlamıştı bile.

Son çeyrekte yine fark bir azalıp bir artarken, Angel’ın son dakikalarda oyuna girmesi ve maçın başındakinin aksine etkisini göstermesi ile birlikte maçın bitimine 8 sn kala maçta skoru eşitledik. Beşiktaş CT kalan sürede sayıyı bulamayınca da maç uzatmaya gitti.

Uzatmaya iyi başlayan taraf biz olduk ve artık maçın bize gelmekte olduğu belli olmaya başladı. Ben rahatlarken bu kez maçta kendi lehlerine fark bekleyen spiker ve yorumcunun sesindeki değişiklik ile maçın zevki biraz daha arttı benim için :)

Uzatma sonucunda 79-76 galip gelen taraf Fenerbahçe’miz olurken takımımızın en skorer oyuncusu da 15 sayı, 13 ribaund ve 2 asist’e imza atan Nevriye Yılmaz oldu.

Sezonun ilk yarısında oynadığımız maçta 86-59′luk bir skorla geçtiğimiz Beşiktaş CT karşısında bugünkü performansımızın iyi olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değil. Son saniyelerde yakaladığımız bu galibiyet, umarım ki takım üzerindeki bu moralsizliği biraz olsun giderecek ve önümüzdeki maçlarda çok daha iyi bir Fenerbahçe izleyebileceğiz.

Okumaya devam edin

My Oscar Goes To…

Bu seneki Oscar ödül töreni öncesi en azından en iyi film dalında aday olan tüm filmleri izlemeyi planlamıştım. Bir film hariç listeyi tamamlamış bulunmaktayım. Ve kendi izlenimlerim doğrultusunda benim Oscar’larımın kime gittiğini de yorumlarımla birlikte paylaşmak istedim.

Black Swan : Filmi izlerken inanılmaz etkilendim ve film bittikten yarım saat sonra bile hala aynı etki altındaydım. İzlediğim filmler içerisinde beni en çok etkileyen “Black Swan” tabii ki benim en iyi film Oscar’ımın da sahibi. Natalie Portman da bu filmdeki muhteşem oyunculuğu için en iyi kadın oyuncu dalında benden ödülü tereddütsüz alıyor. En iyi yönetmen ödülüm de bu film ile Darren Aronofsky’a gidiyor.
The Fighter : Film güzel olmakla birlikte, sadece en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar’a yaklaşabileceğini düşünüyorum ama benim ödülüm bu dalda da kendisine gitmiyor. Üzgünüm Christian Bale.
Inception : Senaryosu ile beni inanılmaz etkileyen bu filme en iyi orijinal senaryo ve en iyi görüntü yönetmeni ödülleri gitti bile.
The Kids Are All Right : Filmin konusu değişik olmakla birlikte aday olduğu kategorilerde ödülü almasını gerektiğini düşündüğüm başka adaylar mevcut maalesef.
The King’s Speech : En iyi erkek oyuncu Oscar’ımın yine tereddütsüz gideceği bir film ve ödülün sahibi de Colin Firth tabii ki. Aynı zamanda benim için Christian Bale’den performans olarak biraz daha iyi olduğunu düşündüğüm Geoffrey Rush da bu filmdeki rolü ile en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü aldı benden. Ayrıca en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında ödülümü Helena Bonham Carter’a gönderdim bile. Bu film için son ödülümü de en iyi sanat yönetimi dalında veriyorum.
127 Hours : Filmi çok beğendim ve gerçek hayattan uyarlanmış olması da filmin içeriğini daha etkileyici hale getirdi benim için. En iyi uyarlama senaryo ödülüm de bu filme gitti doğal olarak.
The Social Network : Bana çok sıradan bir film gelen Social Network her ne kadar Altın Küre’de ödülleri almış olsa da umuyorum ki Oscar törenini ödülsüz kapatır. Yarıştığı filmlere karşı hiçbir şansı yok benim gözümde.
Toy Story 3 : Tabii ki en iyi animasyon ödülüm kendisine gidiyor. İlk iki filmini de yakınlarda izlediğim bu hikaye ve anlatım kesinlikle çok güzel.
True Grit : Western tarzı filmleri özlediğimi anladım True Grit’i izlerken. Colin Firth’ün muhteşem oyunculuğu olmasaydı en iyi erkek oyuncu ödülüm kesinlikle Jeff Bridges’e giderdi. Ama aday olduğu dallarda maalesef daha iyi performanslar mevcut olduğundan bu film de benden eli boş dönmekte.
Winter’s Bone : Aday filmler içinde izleme şansı bulamadığım tek film. Konusunu okudum, ancak ödül töreni öncesi izlemeye vakit kalmadı maalesef. O yüzden hiçbir yorum yapamayacağım. Ancak en iyi film ödülü için “Black Swan” etkisini geçebileceğini sanmıyorum.

Ve son olarak en iyi kostüm dalında ödülüm Alice in Wonderland’e gidiyor.

Bunun dışındaki adaylıklar içinde izlemediğim filmler ya da en iyi müzik gibi şu anda tam hatırlayamadığım dallar olduğundan bu adaylıklar için yorum yapamıyorum.

Akademi ile görüşlerimizin pek benzeşmediği önceki yıllardan aşikar olduğundan onlardan önce ben kendi Oscar ödüllerimi dağıtıp onların vereceklerini eleştirmek üzere çekiliyorum. İyi olan kazansın…

“Haydi Kızlar, Halı Sahaya”

Geçtiğimiz pazar günü “Ekşi Sözlük Halı Saha Şenlikleri 10″ etkinliği vardı ve bu etkinlik kapsamında bir maç da kadınlar için organize edilmişti, “Haydi Kızlar, Halı Sahaya” diye.

Bugüne kadar hep izleyici olmuştum ve daha önce hiç halı sahada futbol oynamamıştım (üniversitede kaleye çektiğim tek şut dışında adımımı atamamıştım sahaya) Ama hep çok istediğim bir şeydi ancak maç yapabileceğim kimse olmamıştı hiç çevremde. Hatta abartıp bir maç yapmadan gidersem gözüm açık gidecek derdim. Yani anlayacağınız bu etkinlik benim için süper oldu. Tabii ilk defa oynayacak olmam ve diğer katılımcıları tanımıyor olmam nedeni ile biraz heyecan yapmadım diyemem.

Etkinlik Moda’daydı ve bizim için şehirlerarası sayılabilecek bir uzaklıktaydı. Saat 12:00′den itibaren maçlar başlayacaktı. Bizim maç da 16:00 olarak ayarlanmıştı. Takım isimleri de etkinlik kadar güzeldi. Bayan Leverkusen ile Aseton Villa olarak 7şer kişilik 2 takım ve yedek oyuncular vardı. Malum yorulma olaylarına karşılık yeterince değişiklik yapabilecektik.

Sabah kalkıp hazırlanmaya başladım. Hatun olmanın etkileri halı saha maçına giderken bile belli oluyor. Ne giysem süreci biraz zaman aldı ama hava belli ki çok sıcak olacaktı. Yine de şort t-shirt’e ek olarak 3 yedek t-shirt, 4 çorap, 1 uzun ve 1 kısa eşofman altını çantama doldurdum ne olur ne olmaz diye (yağmur yağabileceği söyleniyordu).

Etkinlik davetini bana gönderen ve beni “Genç Semih” olarak isimlendiren güzel arkadaşımız Burçak’ı da alarak yola çıktık. Yer yer yoğun trafik yüzünden yolda oldukça zaman kaybetsek de saat 16:00 da oradaydık. Ancak etkinliğe katılacağını bildirip gelmeyen ve haber verme zahmetine de katlanmayan kişiler olmuştu maalesef. Bu nedenle baştan takım organizasyonu yaptık ve bizimle maç yapmak gibi bir sürece dahil olmak isteyen erkek adaylardan da takımlara takviye yapmak durumunda kaldık. Bir de 2 tane profesyonel futbol oynayan hatun olunca sahada dengeli olsun diye 3 erkek bir takıma, 1 erkek de pro oyuncuların olduğu takıma kaleci şeklinde ayrıldık. Ben, benim kocayla birlikte defansta oynamaya başladım. Profesyonel 2 arkadaş diğer takımda olunca bize de çok iş düştü tabii. Bu kadar formsuz bünye bunu nasıl kaldırsın. İlk yarı bittiğinde ben de bitmiştim. Ölüyorum sandım ve hemen kenardaki bir arkadaşa rica ettim yerime oynasın diye.

Sahadan çıkıp kendime bir yer buldum oturmak için ve su diye sayıklarken gelen su ve biraz dinlenme ile birlikte kendime gelmeye başladım hafiften. Bizim maçtan sonra da ESBPL Fenerbahçe – Galatasaray derbisi oynanacaktı. O maçta oynayacak bir arkadaş bizim maçta oyuna başlamıştı ancak son 10-15 dk diğer maça hazırlanmak için oyundan çıktı ve ben tekrar girdim oyuna. Ama bu sefer o 2′liye defans filan yapamam artık deyip rakip alanda pozisyon aldım kendime. Tabii maç boyunca skor olarak hep geride olduğumuzu söylemeye gerek bile duymuyorum.

Zaten maçın son anlarında bizim takımda herkes bitmişti. Bir ara şöyleydi görüntü. Biz 5 kişi rakip alandayız. Top rakipte bizim kaleye gidiyor ama kimsenin dönecek hali yok. 6 kişi tek defansa doğru hücum halinde. Biz rakip sahadan izliyoruz, bizim defanstaki arkadaşa süpersin vb. diye tezahurat yapıp gülüyoruz. Tabii yine yedik golü. Yanlış hatırlamıyorsam 10-5 gibi bir skorla yenildik maçta.

Maçtan sonra kalıp FB-GS derbisini de izledik tribünde yemeklerimizi yerken. Onun da sonucu belirtmeme gerek yok zira FB, GS’yi hangi lig, hangi koşul olursa olsun yenmesini bilir :)

İnanılmaz eğlendik o gün. Organizasyon süperdi, ekip süperdi. Kimse kimseye sert girmedi maç boyunca. Yürüyerek yenildik işte. Ama yenilginin bu kadar keyifli olanını daha önce hiç yaşamamıştım. Zaten maç sonrası hepimiz bunu tekrar yapalım dedik. Umarım en kısa sürede bu keyfi bir daha yaşarız.

Organizasyonu yapan tüm arkadaşlara (başta Burçak ve Ufuk olmak üzere), maç süresince resimlerimizi çeken Barış’a, fotoğraf makinası ve resim paylaşımları için Birge’ye (ki tek başına mücadele veren süper defans olur kendisi) ve ekşi sözlük yazarı olmamama rağmen ısrarla bu etkinliğe beni davet eden Burçak’çığıma çok çok çok teşekkür ediyorum.

Biraz Nefes Almak

Bir süredir yazı girmemiştim. Fenerbahçe’nin oynadığı oyun ve sonuçlar artık iyice umutsuzluğa itmişti bünyeyi ve açıkçası böyle bir durumda insan yazmayı bırak düşünmek bile istemiyor.

Bugün de bir endişe ile başladım maçı izlemeye. Hatta bir de izlememe totemi mi yapsam diye düşünmedim değil. Ama dayanamadım işte.

İlk yarı başladı. Daha maçın başında Kasımpaşa’dan bir gol ve Volkan’ın saçma hatası ile de yüreklerimiz ağzımıza geldi. Panikledim açık söylemek gerekirse. Defans her zamankinden de kötüydü. Buna bir de Volkan’ın hatası eklenince, bittik dedim. Maç bir o kale bir bu kale şeklinde orta sahasız devam ederken, henüz ilk yarıda biz 3, rakip de 2 gol bulmuştu bile. İlk yarı böye bir değişik geçti, bu nasıl maç dedirtti. Ama bir yandan da tribünde olma isteği getirdi. Emre’nin güzel golünü orada izlemek güzel olurdu gerçekten.

Neyse takımda bilindik arızalar aynen bildiğimiz şekilde devam ediyor. Bilica, Santos, Selçuk rezalet oyunlarına devam ediyorlar. Ancak bugün güzel olan Aykut Kocaman’ın ilk yarı sonunda bu rezaleti görüp 2. yarıya başlarken Bilica ve Santos ikilisini oyundan alması oldu. Skor 3-2 ve her an patlayabiliriz endişesinin yerini bu andan itibaren biraz rahatlama aldı bende. Yobo ve Caner oyuna girdiler ve ikinci yarı rakibe gol pozisyonları versek de skoru artırma şansı vermemiş olduk. Rakip de kötü olunca, Fenerbahçe ikinci yarıdaki pozisyonları ile sonunda farkı açmayı bildi.

Okumaya devam edin

Günden Kalanlar

Bugünden aklımda kalanları kısa kısa geçmek istedim. Buyrunuz:

- En sondan başlayayım. 2 gündür beklediğim, dün oynanması gerekirken aşırı yağış nedeni ile bugüne ertelenen US Open tek erkekler finali, bugün de bir ara yağmur nedeni ile ara verilmesine ve beni TV başında beklemeye mahkum etmesine rağmen çok güzel bir final oldu ve İspanyol Rafael Nadal rakibi Novak Djokovic’i 6-4/5-7/6-4 ve 6-2′lik setlerle yenerek kupayı kaldıran taraf oldu. 2 gün önce Federer gibi büyük bir ismi turnuva dışında bırakan Djokovic gerçekten çok takdir edilesi bir azim örneği göstererek son ana kadar tutunmaya çalışmasına rağmen dünyanın 1 numarasını geçmeyi başaramadı. Ve Nadal da bugüne kadar kazanamadığı tek büyük turnuva olan US Open’ı da kazanarak kariyerinde çok büyük bir başarıya (Career Grand Slam) daha imza attı.

Okumaya devam edin

Mutluyuz, Gururluyuz

Dünya şampiyonasında Amerika ile final oynayan milli basketbol takımımız maalesef güçlü rakibini geçemedi ama dünya ikincisi olarak gümüş madalyanın sahibi oldu ve bizlere çok büyük bir sevinç ve gurur yaşattı.

Finale kadar yenilgi yüzü görmediniz, biz inanmazken bile siz inandınız son 4,3 sn’de final biletini aldınız. Şaşırttınız, inanmadığımız için utandırdınız. Yaşattığınız büyük keyif ve mutlululuk için çok teşekkür ediyorum sizlere 12 Dev Adam ve en az onlar kadar dev yürekli Tanjevic. İyi ki varsınız. Zamanın ve yaşanılanların sizden alıp götürmeyeceği, aksine yerine çok daha iyilerini başaracabileceğiniz nice turnuvalar diliyorum. Avrupa Şampiyonasında olimpiyat biletini almak ilk hedef. Onu da başaracaksınız biliyorum, inanıyorum.

Yüzümüzü güldürdünüz, yüzünüz hep gülsün!

Görseller NTVSpor’dan alınmıştır.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.